arama

İrade ve Bilincimiz Ne Derece Özgür?

İnsanlık olarak merak ettiğimiz konulardan birisi de özgür iradeye sahip olup olmadığımızdır. Bilinçli varlıklar olduğumuzdan -ya da kendimizi öyle bilmek istememizden- dolayı herhalde pek çoğumuz özgür bir iradeye sahip olmak ister. Gelin bu konuyu birlikte inceleyelim.
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Burak Talha Akın Burak Talha Akın

⌛ Reading time: 13 minutes

Yayınlanma Tarihi: 02 Şubat 2020 12:21

📝 Yazar: Burak Talha Akın ✅ Editör: Aysuda Ceylan

İnsanlık olarak merak ettiğimiz konulardan birisi de özgür iradeye sahip olup olmadığımızdır. Bilinçli varlıklar olduğumuzdan -ya da kendimizi öyle bilmek istememizden- dolayı herhalde pek çoğumuz özgür bir iradeye sahip olmak ister. En azından böyle bir yetisinin olduğunu düşünmek ister.

İşin düşünce ve tasavvur kısmına girmeden önce bu tartışmanın tarihsel gelişimini incelesek daha yerinde olacağına inanıyorum.

Tarihçe

İrade ve rastgelelik hakkında ilk kayıtlı düşüncelere Antik Yunan’da rastlamaktayız. M.Ö. 7 ve 8. yüzyıllarda Herakleitos ve Leucippus gibi filozofların bu konuda fikirlerine ulaşmak mümkündür.

Konuyla bir bütünlük oluşturmak için Herakleitos’un Logos’unu açıklamak doğru olacaktır.

Herakleitos’un varlık anlayışının temelinde yer alan ve başka bir dile çevrilemeyen logos sözcüğü; söz, düşünme, akıl, oran, ölçü gibi çok anlamlı bir sözcüktür. Logos, adeta evrendeki her olguyu kuran ve hareketini sağlayan ussal bir ilkedir. Herakleitos’a göre logos, evreni oluşturup yürütürken belirli mantıksal ve nedensel ilişkilerle aynı zamanda zıtlıklarla çalışıyordu. Bu anlamı ile Logos, rastlantısallığın ve gelişigüzelliğin tam olarak karşıtıdır.

Herakleitos

Herakleitos, tam anlamı ile bireysel iradeden bahsetmiş olmasa da ussal bir irade ve determinizmden konu açarak girizgahı yapmıştır.

Peki, lise felsefe dersinden aşina olduğumuz “determinizm” nedir?

Determinizm, evreninin işleyişinin, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla -örneğin fizik yasaları ile- belirlenmiş olduğunu ve bu belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin zorunlu olduğunu öne süren öğretidir.

Daha sonraları Roma İmparatorluğu’nun devrinde felsefeye damgasını vurmuş olan fizikalist ve determinist Stoacı düşünce tarzı da elbette irade hakkında birkaç şey söylemiştir. (1)

Stoacılar’ın koyu deterministler olduğunu söyleyebiliriz. Bu öyle bir determinizmdi ki evren yok olup gitse ve yeniden bir evren oluşsa biz insanlar; yaptığımız seçimleri, doğruları ve yanlışları aynen tekrarlayacaktık. Bu yönüyle Stoacı düşüncenin özgür bir iradeyi kesinlikle kabul etmediğini söyleyebiliriz.

Stoacı düşünceye bir anlamda zıt olan Epikuros ise evrende her olayda olduğu gibi bir düşünceye -her ne kadar zayıf olsa da- anti tez getirerek konuyu iyice dallanıp budaklandırmıştır.

Epikuros

Epikuros, öncülerinden farklı olarak irade kavramını fizik kurallarına bağlamaya çalışmıştır. Atomların durağan olmadığını, sürekli olarak farklı yönlere akıp gittiğini söylemiştir. Ona göre bu durum, evrende “tahmin edilemez ama seçilebilir birtakım olayların” olmasını sağlıyordu. Kendi sözleri ile açıklamak gerekirse:

“Bazı olaylar tanrının belirlediği değişmez yazgıyla, bazıları kontrol dışı gerçekleşen rastlantılarla, bazıları da bizim irademizle gerçekleşir. Kural insan için bir hapishanedir. Çünkü insanı hapseder ve onun özgürlüğünü elinden alır.

Epikuros bu söylemlerinden dolayı çok ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Çünkü eleştirenlere göre atomların sapması bir iradei eyleme değil, öngörülemezliğe neden olmaktadır. Bu da canlıların iradesini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Modern Görüş

Felsefenin bana göre belki de en güzel yanı, üzerinden binlerce sene geçmesine rağmen sorulan soruların güncel kalmasıdır. Bu özelliği sayesinde Antik Yunan’da bile fazlasıyla işlenen bir konuya Yeni Çağ’da rastlayabiliyoruz.

Bu kısımda ilk olarak Spinoza‘ya değinmek istiyorum. Nitekim kendisi 17. yüzyıl felsefesinin en değerli ve anlaşılamamış filozoflarından biridir.

Spinoza, her tür tasarım ve iradeye dayalı kararın zorunlulukla kendisinden önce gelen bir olaya dayandığı fikrinden hareket eder. Bu şekilde yaklaşılınca istenç ve irade özgürlüğü olarak adlandırılan özgürlüğün reddedilmesi ortaya çıkar. Özgürlüğü bir yanılsama dahası bir fantezi sayar. Buna sebep olanın, eylemlerimizin ve etkinliklerimizin nedenlerini bilmememiz olduğunu söyler.

Örnek olarak bir nehir düşünebiliriz. Bu nehir eğer ki düşünebiliyor ve karara varabiliyor olsaydı aşağı doğru akma eylemini “kendisinin verdiği bir karar” neticesinde gerçekleştirdiğini söyleyebilirdi. Fakat aslında durum böyle değildir. Nehrin karar verebilme yetisi kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir.

İnsana uyarlarsak karar verme durumu bir özgürlük değildir. Çünkü Spinoza’ya göre verdiğimiz her karar hafızamız ve tecrübelerimizin etkisi altındadır ve hafızaya hakimiyetimiz neredeyse yok denecek kadar azdır. Sonuç olarak onun için özgürlükinsanın kendi doğasında mevcut olan zorunluluklara uyması durumudur.

İrade ve ahlak konusunda bir filozofa daha değinip işin bilimsel ve düşünce kısmına giriş yapmak istiyorum.

Ludwig Josef Johann Wittgenstein, ölümünden sonra yayımlanan “Felsefi Soruşturmalar” isimli yapıtında ahlak felsefesine değinmiş ve dolayısıyla irade üzerine akıl yürütmeler gerçekleştirmiştir.(5)

Ludwig Wittgenstein

Onu farklılaştıran düşünce şuydu: “Arzuladığımız her şey meydana da gelse, yine de bu, sözün gelişi, sadece talihin bize bahşettiği bir lütuf olabilir.Benim herhangi bir şeyi isteyip yapabilmem, pek çok şeyin, benim elimde olmayan pek çok şeyin gerçekleşmesine bağlıdır: Nöronların uyarımları iletmesine, kasların kasılmasına, bir sürü dışsal şartın yerine gelmesine vb. Bunların hepsinin olması ve benim dünyada bir şeyi yapmam, irademi aşan bir durumdur. Bu durumda, bana ait olan tek eylemim, benim bir şeyi istememdir.” (2)

Görülebileceği üzere “Özgür irade mevcut mudur?” sorusu, artık sadece felsefenin değil sinirbilimin de etki alanında yaşamaktadır.

Bilim Ne Diyor?

Felsefenin sistematik bir uğraş olduğu yadsınamaz bir gerçek. Fakat olayı daha objektif hale getirmemiz, somut verilere ulaşıp -en azından ulaşma yolunu belirleyip- iddiaları analitik ve rasyonel bir biçime büründürmemiz gerektiğini düşünüyorum.

“Özgür” kişiyi tanımlamamız, tuttuğumuz yol için kritik bir öneme sahiptir. TDK’ye göre özgür, kendi kendine hareket etme, davranma, karar verme gücü olan kişi anlamına gelmektedir. Fakat işe bilimsel ve felsefi açıdan bakarsak bu tanımlamanın yeterince doğru olmadığını düşünüyorum. Nitekim “kendi kendine hareket etme” aksiyonu fazlasıyla muğlaktır. (3)

“Böyle söylememin sebebi olarak şu anekdotu inceleyebiliriz: Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nde beyin cerrahı olan Itzhak Fried, sara hastalarının beyinlerine her birinde saç teli inceliğinde elektrotlar bulunan birkaç algılayıcı yerleştirdi. Hastalar, şiddetli sara nöbetlerinin nedenlerini anlama amaçlı birer ameliyat geçiriyorlardı ve bu işlem sırasında bu deneye katılmaya da razı olmuşlardı. Duyargalar yerleştirildikten sonra ameliyat esnasında bilinci açık durumda bulunan hastalardan kendi seçtikleri bir zamanda bir düğmeye basmaları ve bunu hareketi gerçekleştirmek için ilk dürtüyü ne zaman hissettiklerini de belirtmeleri istendi.

Sonrasında, deneyin sonuçları Harvard Tıp Fakültesi ve Boston Çocuk Hastanesi’nden sinirbilimci Gabriel Kreiman tarafından inceledi. Kreiman, 12 hastadan ameliyatı esnasında elde edilen verileri incelediğinde beynin hareketle ilgili motor ön destek bölgesinde ve motivasyon ve dikkat ile ilintili ön singulatta bildirilen dürtülerden yüzlerce milisaniye ile birkaç saniye öncesinde tek başına ateşlenen nöronları fark etti. Yani sinirler, gerçekten de kişinin bir kararı almasından çok önce, o kararla ilgili ateşlenmiş oluyordu. Bu, bilim açısından şu anlama geliyor: özgür iradeyle oluşturulduğu sanılan bir kararın, aslında bilinçaltı tarafından ateşlendiğinin ilk sinirbilimsel ve somut ölçümüydü. “(4)

Bu durum “özgür” olma tanımına pek uymadığı gibi aslında verdiğimizi sandığımız kararlar karşısında sadece bir izleyici olup olmadığımız konusunda kafalarımızda soru işaretleri oluşturmaktadır.

Başka bir örnek olarak José Manuel Rodríguez Delgado isimli İspanyol bir sinirbilimcinin 1950’li yıllarda gerçekleştirdiği bir dizi deneyi gösterebiliriz. Delgado, kendisinin geliştirdiği ve üzerinde elektrotlar bulunan
stimoceiver
adlı bir cihaz kullanarak hastaların beyin sinyallerini taklit etmeyi başarmıştır. (5)

Stimoceiver

“Radyo Stimülasyonu, dört hastada amigdala ve hipokampusta farklı noktaların uyarılması ile hoş duyumlar, sevinç, derin, düşünceli konsantrasyon, garip duygular, rahatlama, renkli vizyonlar ve diğer tepkiler dahil olmak üzere çeşitli etkiler yarattı.”

Aynı yolla deney hayvanları üzerinde değişik tepkiler oluşturabilen Delgado, son olarak psikiyatrik bozuklukları olan hastalar üzerinde bu cihazı kullanarak semptomlara özgü tedaviler geliştirebileceğini iddia etmiş ve bunları raporlamıştır.(9)

İlgili Hastalıklar

Tabii ki irademizin varlığını sorgulamamızı sağlayan tek etkenler dış etkenler değil. Karar verme yetimizi kısıtlayan veya yanıltan hastalıklar da mevcut. Bunlara örnek vermek gerekirse; Alien Hand Syndrome, Şizofreni, Epilepsi ve Tourette Sendromu diyebiliriz.

Tourette Sendromu’nun semptomları
Alien Hand Sendromu

Tartışma ve Sonuçlar

Hepimiz bir şekilde hayatımızın neredeyse her alanında çeşitli seçimlerle karşı karşıya kalıyoruz. Eğer “Mr. Nobody”, “Truman Show”, “The Matrix” gibi filmleri izlediyseniz kararlarımız hakkında düşünmenin insanı nasıl deliliğin ince çizgisine doğru çekme kararlılığında olduğunu biliyorsunuzdur. Sürekli olan bir olaydır belki. Şahsen ben fazlaca yaşarım. Eminim sizlerden de yaşayanlar vardır. Bazen sessizliğin eşlik ettiği zamanlarda sanki benlik bizin değilmişçesine kararlarımızı kendimizin vermediğini düşünürüz. Hayli ilginç bir deneyimdir.

Sanki bir film kamerasından izliyormuş gibi seçimlerimizi gözden geçiririz. Doğal olarak bazılarını doğru bazılarını yanlış buluruz. Fakat bu zamanlarda hep tuhaf bir şaşkınlık yaşarız. Neden fikirlerimiz hakkında bu denli şüphe ve şaşkınlığa düşeriz?

Şüphe ve Akış

Aklımızda uçuşan fikirlerin ne kadarı saf aklımızın ürünüdür? Hatıra ve bilgilerimizle cilalamadığımız veya kirletmediğimiz ne kadar düşüncemiz bulunur? Belki de sorulması gereken temel sorular bunlardır. Nitekim biz, aklımızın ne kadar “saf” kalabildiğini bilemezsek yukarıdaki sorulara verdiğimiz cevaplara ne kadar güvenebileceğiz? Çok da fazla değil. Bahsetmeye çalıştığım şey de tam olarak bu. Muhtemelen Descartes ve Spinoza’nın da bahsettiği şey buydu. Şüphe, belirli bir noktadan sonra kendi düşüncelerimize bulaşmakla kalmaz; benliğimizi adeta ele geçirir ve kendi fikirlerimize cephe aldırır bizlere.

Rene Descartes

Bu şekilde söylenince sanki şüphe bize düşmanmış gibi görünebilir. Zaten fikirlerimize karşı çıkmaya çalışan kim düşman gibi görünmedi ki tarih boyunca bizlere? Katı ve dogma fikirlere karşı çıkanların uğradığı zulümlere fikirlerimiz uğramayacak mıydı sanki?

Konudan çok sapmayalım..

İlgimizi çekmesi gereken şeylerden biri de şu aslında: “Bilimsel deneylerde çeşitli metotlarla fikir ve irademiz sekteye uğratılabiliyor veya değiştirilebiliyor. Fakat değiştirilen fikirlerimiz hep dış dünya ile ilintili. Fiziksel ve psikolojik irademiz fazlasıyla savunmasız. Peki ya tinsel ve ussal irade?” Burası bir soru işareti olarak kalabilir zannımca. Nitekim, ussal ve içsel düşüncelerimizin dışarıdan değiştirilebileceği hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Gerçi ussal ve içsel düşüncelerimiz hakkında da fazla bir bilgiye sahip değiliz ama olsun.

Fikirlerin Kaynağı

Yukarıda bahsedilen bilimsel anekdotlardan sonra şöyle düşünebiliriz: “Evet, kararlarımızı almak isteyen biziz. Fakat istedikten sonra sadece izleyici konumuna düşüyoruz.” Bu kadar olaydan sonra bu şekilde düşünmek elbette mantıklı gelecektir. Fakat şunu söyleyebilirim. Reklamlar, politikacılar, siyasi-dini gruplar, bilim insanları, tanıdıklarımız, önümüzde uçuşan bir kelebek, düşen yaprak ve hatta kayıp giden bir kuyruklu yıldız kararımızı çok etkin bir biçimde etkileyebilir. Bu kesinlikle engelleyemeyeceğimiz ve muhtemelen de engellemek istemeyeceğimiz bir durumdur.

Fikirlerimiz gerçekten bizim fikirlerimiz midir?

Tecrübelerimizin, duyumsadıklarımızın, bildiklerimizin ve maruz kaldığımız her şeyin irademiz üzerinde bir etkisi olduğu aşikardır. Fakat bu durum “özgür irademiz yok” denilerek kendimizi hayatın dalgalı akışında kaybolmuş bir su damlacığı gibi görmemize sebep olmamalıdır. Çünkü en nihayetinde fikirlerimizi bireyselleştiren, bizi biz yapan yegane şeylerdir bunlar.

Elbette ki burada yazılan hiçbir şey “Özgür İrade” konusunu nihai sonucuna ulaştırmayacaktır. Eh, tarih boyunca bu konuda düşünen kimsenin de amacı bu değildi zaten. Düşüncelerimizden geriye kalan şey, hafif bir tatminlik ve küçük bir ders olmalıdır zannımca.

“İrademiz özgür ya da tutsak olabilir. Zaman zaman değişebilir de. Bizim için asıl önemli olan keşfetme arzumuzu hep canlı tutmak ve kritik analitik düşünce sistemine sadık kalmaktır. Ancak o zaman gerçek ve değerli bilgilerden oluşan “bilim”e ulaşabiliriz.”

Bilimle ve fikirle kalın.

Kaynakça

Surface And Depth Electrography Of The Frontal Lobes In Conscious Patients, Jose M. R. Delgado, 1955

Free Behavior And Brain Stimulation, Jose M. R. Delgado, 1964

Wittengestein, Felsefi Soruşturmalar

https://fularsizentellik.com/journal/2018/9/2/determinizm-ve-ozgurirade

https://evrimagaci.org/ozgur-bir-iradeye-sahip-miyiz-284

http://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/norobilim-ve-felsefe-acisindan-ozgur-irade

https://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/what-neuroscience-says-about-free-will/

https://dusunbil.com/ozgur-irade-sorunsalinda-felsefe-sinirbilime-karsi/

https://www.felsefe.gen.tr/ludwig-wittgensteinin-ahlak-felsefesi-anlayisi/

Yazı kapak görseli: Knowable Magazine


Bilimsel gelişmelerden anlık haberdar olmak için Telegram kanalımıza abone olabilirsiniz.